31 Mart 2012 Cumartesi

29 Mart 2012 Perşembe

Ceviz budaması

Burada da hatalı bir şekil verilmiş bir ceviz ağaçımız, bir kaç yıl geç kalınmış olsa da  biran önce düzeltilmesinde yarar var düşüncesiyle düzeltmeye çalıştığımız bir çalışma, ne yazık ki, pillerin azizliğine  uğradığımız bir çekim, yarıda kaldı malesef.


Ceviz budaması (Chandler)

Ceviz budamasında yapılan yanlışları ve olması gereken doğruları anlatmaya çalıştım, bilhassa ikinci yıl yapılan tepe kesimleri 1- 1,20 lerden olması gerekliliğini anlatmaya çalıştım, fidanımız da yapılan yüksek tepe kesimiyle  yüksek bir taç yapısı oluşmuş, bu yapı yüksek bir ağaçımızın olmasına neden olacak ve ilaçlamada budamada hasatta bizi zorlayacak.
Daha ilk başlarda buna dikkat edersek uygun yükseklikte oluşturacağımız yan ana dallarımızla hem ağaç tacımızı daha alçak tutacağız hem ilaçlamada hasatta zorlanmayacağız hem daha az rüzgar tutarak ağaçların rüzgarlardan yan yatmasını eğilmesini önlemiş olacağız.





9 Mart 2012 Cuma

Bir arkadaşımada ceviz soyma makinası yapıyoruz


Bir arkadaşım da benim ceviz soyma makinamı görünce bende isterim diye tutturdu, ona da bir tane yapmaya başladık.
Bunu şanzımanlı değil de kasnaklı model yapalım dedik, iki günde bu duruma geldi.



Fırçaları monte ettikten sonra yerine montajı yapılacak.


Daha epey çalışma yapmamız lazım, kabukların akacağı oluğu, cevizleri boşaltaçağımız kapıyı yapmamız, dönecek tablonun balans ayarları önemli. Fırçaları düzgün nizami koymak gerekiyor, Cevizleri boşaltaçağımız kapıyı açıp kapamalı değilde bunda kızaklı yapmayı düşünüyoruz daha pıratik olur diye düşünüyoruz.

Bakalım bu nasıl bir şey olacak, bitince göreceğiz.




Uzun bir aradan sonra bazı eksik malzemeleri tamamlanarak (Bir su çıkışı kaldı) makina çalışır duruma geldi, cevizlerin alınacağı kapısı ve posanın akacağı oluğu da tamamlayarak boyanıp bitirildi.











10 Şubat 2012 Cuma

sun-shader  &  Sun-Guard




Sun-Shader özel koşullarda hazırlanmış minimum %95 kaolin ve doğal mineraller içeren bir ürün olup, bitki koruyucudur. Sun-Shader ilaç veya gübre değildir.
Son yıllarda, ozon tabakasının incelmesi, küresel ısınma ve kuraklık gibi nedenlerden dolayı güneş ışınlarından kaynaklı fiziksel stress koşulları meyve ve sebze yetiştiricliğinde oldukça fazla sorun yaratmaktadır. Bir çok meyve ve sebze türünde güneş yanığı zararı, önemli oranda ürün kaybına yol açmaktadır. Günümüzde bu zararların oluşmasını engellemek için, kimyasallar yoğun olarak kullanılsa da, bunların çevre ve insan sağlığı açısından zararları giderek daha fazla tartışılmakta ve insanlar bütçeleri elverdiği oranlarda organik yöntemlerle yetişitirlien ürünleri daha fazla tercih eder duruma gelmektedirler.

KAOLİN TÜM DÜNYADA BU AMAÇLA EN FAZLA KULLANILAN MALZEMELERDEN BİRİDİR
Kaolin sahip olduğu kimyasal ve fiziksel özelliklere göre başta seramik ve kağıt olmak üzere boya, plastik, kauçuk, çimento, cam, camyünü, ilaç ve kozmetik sanayiinde farklı amaçlarla kullanılmaktadır. Kaolin kağıda ve aspirin gibi tabletlere beyazlık vermekte kullanılan, ışığı yansıtıcı özelliğe sahip, değişik işlemlerden geçirilmiş kil mineralidir. Bir çok ilaç ve diş macunu  kaolin içermekte olup, insan sağlığı açısından hiçbir zararı yoktur.
Yeryüzünü ısıtan güneş, görünebilir ve görünemeyen ışınlar yansıtır. Bunlardan gözle görülemeyen kızıl ötesi (infrared) ve morötesi (ultraviyole) ışınlar olarak  adlandırılan ışınlar bitkiler için ciddi bir stres nedenleridir.  Bu ışınların zararlı etkisi sonucu, yaprak ve meyvelerde güneş yanıkları oluşur. Bunun yanı sıra, günün yoğun güneş alan saatlerinde bitkideki fotosentez olayı yavaşlar ve  ışığın bu yavaşlatıcı etkisi bitki ve meyve gelişimi üzerinde ciddi denecek oranda olumsuz etkiye yol açar. Güneşin bu zararlı etkisinden dolayı yapraklarda sararmalar, meyve kabuğunda koyu renkte doku nekrozları (bozulma ve yaralanmalar) ve meyvelerde çatlaklar oluşur.
SunShader, içerdiği doğal kaolin kili ve diğer doğal minerallerle birlikte bu alandaki sorunlara karşı etkili bir bitki koruma ürünüdür.
SunShader Etki Mekanizması
1- Güneş Yanıklığını Önleme: Güneş yanıklığı güneşin zararlı ışıklarının neden olduğu ve meyve sebze yetiştiriciliğinde verim ve kalite kayıplarına yol açan fizyolojik bir bozukluktur. Yüksek sıcaklığa maruz kalan nar, elma, armut, üzüm, zeytin, antep fıstığı, ceviz, turunçgiller vb. meyveler ile açık alanda yetiştirilen domates, biber, kavun, karpuz gibi sebze türlerinde meyve yüzeyinde yanıklıklar ve lekeler oluşmakta veya renk değişimi görülmektedir. Özellikle sulama olanaklarının kısıtlı olduğu kurak ve yarı kurak bölgelerde bu zarar çok daha belirgin şekilde görülmektedir. Çünkü bitkiler kritik seviyenin üzerindeki sıcaklıklarda aktivitelerini durdururlar ve fotosentezi azaltırlar. Bu durum meyve gelişiminde duraklamaya neden olmanın yanında, pazara sunulan ürün miktarında düşüş anlamına gelir.
Yüksek sıcaklık ve gün içerisindeki sıcaklıklarda dramatik değişimler meyve yanıklığında büyük bir etken olup, örneğin 45 ⁰C ‘lik sıcaklığa sadece 1 saat maruz kalan elmanın meyvesinde yaralanmalar oluşur. Aynı etki 52 ⁰C ‘lik sıcaklıkta 10 dakika içerisinde gerçekleşir. Sun-Shader içeriğindeki kaolin, uygulandığı bitki yüzeyinde ince ve yansıtıcı bir film tabakası olutşurarak güneş ışınlarını yansıtır ve yaprak ve meyve üzerindeki sıcaklığın düşmesine neden olur. Değişik bölge ve iklim koşullarına göre bu düşüş miktarı 8  ⁰C  ile 12  ⁰C  arasında değişmektedir. Bu düşüş sonucu, bitkiler güneşin yakıcı etkilerinden korunur ve bitkinin gün içerisinde fotosentez yapma süresinde artış gerçekleşir.
Yapılan araştırmalar fotosentez yapma miktarında %35 – %40 oranında bir artış olduğunu göstermektedir.  Fotosentez yapma süresindeki artış meyve ve ürün kalitesini olumlu yönde etkilemektedir. Bunun sonucu ise, pazara sunulan meyve ve sebzenin kalitesinde belirgin bir artışın gerçekleşmesidir. Renk bozulmaları olmayan meyveler daha albenili bir görünüme sahiptir ve tüketiciler tarafından tercih edilirler.


http://www.sun-shader.com/index.html

3 Şubat 2012 Cuma

VİDEOLARIM









































25 Ocak 2012 Çarşamba

İlaçlama motoru yapıyoruz

Bahçe ilaçlamasında kullandığım deposu yüz litrelik bir bahçe ilaçlama makinam vardı, deposu küçük geliyordu, ilaçlamaya başladığımda bir kaç kere ilaç yapmak zorunda kalıyordum, bu da zaman kaybına neden oluyordu.

Pompası arıza yapınca modeli de eski olunca tamiride mümkün olmadı,  ağaçlarda büyüdükleri için daha güçlü daha basınçlı bir pombaya ihtiyacım olmaya başlamıştı, fırsat bu fırsat deyip daha güçlü daha basınçlı bir şey yapmalıyım deyip araştırmalarıma başladım, ucuz ve iyi bir şey olmalıydı,  ilaç deposu ilaçlamaya başladığımda yetecek kapasidede bir şey olmalı.

Dört yüz litrelik bir depo benim işimi görür düşüncesiyle, elden temiz dört yüz litrelik bir taral marka ilaçlama tankıyla 50 barlık çift kafa pompasını aldım.



 Eski motorumun şanzımanı sağlam onu devirini ve güç kazanmam için kullanabilirdim öylede yaptım.


Önce eski beş beygirlik benzinli motorumu bu pompaya taktım  çalıştırdım, pompa büyük motor küçük kaldı yeterli basıncı alamadım, yeterli basıncı alabilmem için şanzıman kısmında değişiklikler yapmam gerektiriyordu, o değişikliklere gideceğime eski  benzinli motorla da  uğraşmak istemiyordum, o nedenle motoru daha güçlü bir motor, dizel bir motor işimi rahatlıkla görür düşüncesiyle motor arayışlarım başladı, bunu çalıştıracak güçte bir motor bulmalıyım.

Yedi buçuk beygir gücünde  temiz bir dizel lombardini bulup aldım, eski motorun şanzumanı da bu motorlara uyumlu olduğu için bağlama sorunu da yaşamadım, bana sadece montajı kaldı .



Ucuza güzel bir ilaçlama motoru yaparak bu sorunumu çözdüm.

Motorun sasesini taralın şasesine bağlanması  kaldı, bir metre köşebent alıp dört delik delerek onuda bağlayacağım.

20 Ocak 2012 Cuma

Akıl yaşta değil baştadır

Dede bahçede oynayan torunu görür. Torunu bahçede kazma kürek oynarken bi deliğin içinde solucan bulur çekip çıkarır solucanı. O sıra dedesi bunu fark eder ve torunun zekiliğini ölçmek için yanına gidip. "O solucanı tekrar deliğe sokabilirmisin" der.

Torunu:

Evet dede der. Dedenin suratı hafif bi tebessümle, Sen onu tekrar deliğe sok benden 10 lira" der.
Çocuk hemen annesinin odasına doğru koşar saç spreyini kaptığı gibi solucana sıkmaya başlar solucan kalem gibi düzleşir. Geri bahçeye döner  ve aynen çıkardığı gibi deliğe sokar dede şaşkın şaşkın 10 lirayı torununa verir..

Ertesi gün çocuk gene bahçede oynar bu sefer ninesi yanına gelir çocuğun eline 20 lira sıkıştırır ve sen dedene neler öğretmişsin öyle canım torunum der..

17 Aralık 2011 Cumartesi

Chandler ceviz fidanı

Chandler ceviz fidanı
Tüplemiş olduğum aşılı chandler fidanlarım, bu yılki üretimim sadece 100 adet, sanırım nisan mayıs gibi satışa koyacağım.
Bazı arkadaşlardan adına doğru fidan satış yapan fidancı ismi istekleri önereceğiniz fidancı var mı, kimi önerirsiniz gibi mailler alıyordum, çok iyi tanımadığım (ne kadar iyi tanısan da gözünle görmemişsin) ve bazı fidanların adına doğru çıkmadığı duyumları benim fidancı isimi vermeme hep engel olmuştur.
Adına doğru fidan isteyen arkadaşlara gönül rahatlığı ile adına doğru ne olduğu belli olanı, vicdani olarak da hiçbir şüphem olmadan evet bu chandler diyebilmemin huzuru içerisinde olacağım, çünkü alınan gözlerin hepsi kendi ağaçlarımdan ve hepsini kendim aşıladım, milyonda bir bile şüphe yok.






Bahçemde yetiştirdiğim chandler ceviz ağaçlarımdan aşıladığım cüğürler, hepsi birer chandler ağacı olmaya adaylar.




13 Ekim 2011 Perşembe

Chandler Pedro arasındaki fark

Bilgilenmek öğrenmek ya da merek edenler için Chandler, Pedro arasındaki farkı bir kaç resim çekerek görsel de olsa biraz bir şeyler verebilirsem mutlu olurum.

Soldaki pedro sağdaki Chandler, Aralarındaki irilik farkı çok az, renklerine aşşağı da değineceğim. 
Aralarında çok az irilik farkı var, iç dolgunlukları aynı, kabuk kalınlıkları aynı, fakat pedro verim bakımından çok daha fazla, tabi ben bunları sadece kendi bölgem için söyleyebiliyorum.

Şimdi ben nedir bu Chandler furyası diye düşünmeye başladım, bölgenize uyuyorsa chandler ekeceğinize pedro ekmenizi öneririm. 
Verim olarak çok daha fazla verim alırsınız, ama kalite derseniz, albeni derseniz, pazar derseniz,  o zaman chandler derim, belki de furyada bu neden gizlidir.



Soyulmuş hali ikisinin arasında iç renk farkı göremedim. 
Siyah üzerinde.



Beyaz üzerinde.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Ceviz soyma makinaları

Şimdiye kadar büyüklerimizden gördüğümüz cevizin  kav çatlaması yaptıktan sonra hasat edilmesiydi, oysaki cevizin iç olgunluğu daha kav çatlamadan olgunlaştığı tesbit tescil edilmiştir,  belki büyüklerimizde biliyordu ama soyulamadığı için hasatı kav çatlamasınından sonra yapıyorlardı,  cevizde kav çatlamasını beklemek cevizin içinin kararmasına ürünün değer ve albeni kaybetmesine, belki de içindeki bazı minarellerin yok olmasına sebebide vardır. O nedenle kav çatlamasını beklemeden cevizin hasat edilmesinde büyük yarar vardır.
Cevizi hasat edeceğiz de kav çatlaması yapmamış cevizi nasıl soyacağız soyulması imkansız, bazı girişimciler çare aramışlar.
Örneğin:
İlk şöyle bir şey denemişler



Başarılı da olmuşlar,

Daha sonraları  başka girişimciler tarafından suda daha az kalarak cevizi yeşil kabuğundan nasıl bir an önce ayırırız diye düşünmüşler, şöyle bir denemeleri olmuş.



Bu denemeler farklı kişiler tarafından farklı makineler yapılarak bir çok makine üretilmiş, bir kaç tanesini paylaşayım.












  Ben kendim bir şeyleri yapmasını uğraşmasını seviyorum, ben bunu yapabilirim yapmalıyım dedim,  çok daha ucuza mal edebilir, kendi yaptığım bir şeyden de büyük keyif alırım.
Kararımı verilmiştim ama nasıl yapabilirim, önce bir gübre dağıtma makinesinden yapılabilir diye düşündüm, daha sonra o kadar büyüğe gereksinim yok, daha küçük bana yetecek bir şey olması yeterli dedim, aklıma eski şanzumanlı çamaşır makinesi geldi, bu makinenin şanzumanını kullanarak olabilir dedim,  ilk iş bir makine bulmak, hurdacıları dolaştım iki adet buldum, birinin kazanı ve motoru sağlamdı diğerinin sadece kazanını alıp iki kazandan bir kazan yapıp gerçek makineye uygun bir tipe getirmekti niyetim öylede yaptım.



Daha sonra şanzumanın da bazı değişiklikler yapıp sistemi uygun duruma getirdim, fırçaların  zımparaların   duracağı döner tepsiyi ve soyulan kabukların alta düşmesi için gereken ızgarayı yaptım. Ortada olacak olan boruya bilyalarını ve kecesini koyarak hazırladım.



Üç ayak alarak kazana monte edip, şanzumanı ve motoru şaseye bağladım.





Bilir kişiler öyle olur böyle olur tartışmalarından sonra evet bu iş görür raporu veriyorlar. Üst su çıkışını da hazırlayıp takıyoruz.




Daha henüz bitmedi posanın cevizlerin kapukları akacağı yeri ve cevizleri alacağımız kapıyı henüz yapamadık. çok merak ediyordum(k) bir an önce çalıştırıp sonucu görmek istiyordum(k)  öylede yaptık, alttan bir delik vardı soyulan kabukların akması için şimdilik yeterliydi.


Suyu açıp motoru çalıştırıp cevizleri dolduruyoruz,


On dakika sonraki durumu




Yirmi dakika sonra


Ve sonuç



Çok ucuza bir ceviz soyma makinesi elde etmiş olduk, Diğer eksikliklerini tamamlayıp güzel bir boyadan sonra daha da güzel olacağı kesin.






Nihayet zaman bulup makinenin eksikleri olan  caviz kabuklarının posasının suyun akacağı  oluğu, soyulmuş cevizleri alabileceğimiz kapısını ve alta dökülen kabukları oluğa itecek  istenen devirde çalışacak motor  ek ilaveleri yaparak makineyi istenen duruma getirdik,  eh artık bir de boyası eksikti onuda tamamladık.



Bu  yeni yapmış olduğum makina, içi krom,  paslanmaz çürümez. 


Cevizler soyulurken



Videosunu izleyebilirsiniz


26 Eylül 2011 Pazartesi

Pancar pekmezi ve pekmezli kabak tatlısı



Geleneksel yöntemlerle üretilen pancar pekmezi, üretimin ilk aşaması pancarın hasadı işlemi ile başlamaktadır. Hasat edilen pancarlar
yıkanarak üzerindeki topraklardan arındırılır. Temizlenen pancarlar önçe soyulur daha sonra uzunlamasına ince dilimlere ayrılır.

Dilimlerin ince olması kaynatma işemini kolaylaşırmaktadır. Pancar dilimleri kazanlara doldurulur ve
üzerine kazandan kaynama esnasın da taşmayacak kadar su konulup haşlama işemine başlanır.

Haşlama en az kazanlar kaynamaya başladıktan sanra yaklaşık 3-4 saat kadar devam eder. Haşlama işleminden
sonra kazanlar çuvallara boşaltılır ve süzüntüsü yayvan kazanlara alınır.
Name:  Kaynayan su salan pancarlar cuvallara süzülmesi için dolduruluyor.jpg
Views: 3655
Size:  60.1 KB

Süzüntünün fazla olması içinpiresleme yapılır. Geri kalan posa kısmı tekrar kazanlara geri konur. Bir önceki haşlama süzme ve
presleme işlemi uygulayarak süzüntü bir önceki süzüntünün konulduğu yayvan kazana alınır.
Yayvan kazanlar istenen kıvamın oluşması için kaynatılır. Bu kaynama yaklasık 4-5 saat sürer.
Name:  Dolu olan kazan kaynaya kaynaya koyulaşarak tavanın dibinde kalıyor.jpg
Views: 4189
Size:  31.3 KB

Kaynama işleminin yeterli olduğuna kaynayan süzüntüden bir miktar tabağa alınır ve kaşıkla akışına bakılarak karar verlir.
Pancardan pekmez yapımında pekmez toprağı kullanılmaz.Yaklasık 50 kg pancardan 12-13 kg pancar pekmezi elde edilir.

Kabaklı pekmez kazanı
Name:  kabaklı pekmez tavası  daha bir saat kaynaması lazım.jpg
Views: 3450
Size:  34.6 KB

Hasat
Yıkama
Dilimleme
Posanın Kazanlara Alınması
Haslama
Süzme
Sıkma
Süzüntünün Koyulaştırılması

Pancar pekmezi ve pekmezli kabak tatlısı
Name:  Fotoğraf-0003.jpg
Views: 3481
Size:  47.6 KB

Name:  Fotoğraf-0002.jpg
Views: 3438
Size:  43.6 KB

Şimdi sizlerin ellerinizi bağlasınlar, benim ayaklarımı

Ana yüreği



Delikanlı küçük bir kasabada annesiyle mutlu bir hayat yaşamaktadır. Üstelik birbirlerinin tek varlıklarıdır. Günlerden bir gün kasabaya çok güzel bir genç kız gelir. Fakat genç kızın yüreği kendisi kadar güzel değildir. Gayet kibirli, kendini beğenmiş ve gözü yükseklerde olan bir kızdır bu.

Bizim delikanlı da genç kızın güzelliğine kapılmış ve kıza sırılsıklam aşık olmuştur. Günlerce peşinden koşmuş ama kız delikanlıya hiç yüz vermemiştir. Bu arada delikanlının annesi olayın farkına varmış varmasına da hangi güç engel olabilirmiş ki, delikanlı aşık olmuştur bir kere. Ana yüreği dayanamaz ve en sonunda delikanlıyı kıza karşı uyarır.


Ne çare, delikanlının gözü kızdan başkasını görmez. Genç ve güzel kız ise delikanlıyı iyice kendisine bağlamış, avucunun içine almıştır. Ana yüreği artık delikanlının böylesine sömürülmesine daya-namaz, son defa oğlunu karşısına alıp konuşmaya çalışır, ama boşa kürek çektiğini anlar. Delikanlı eski delikanlı değildir artık...


Ertesi gün delikanlı, yine genç kızın peşinden koşarken onu ölesiye sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Kalbi kendisi kadar güzel olmayan kız bu işe bir şart koşar:


– Annenin yüreğini bana getirirsen seninle evlenirim.


Delikanlının gözü aşktan başka hiçbir şey görmediği için, bu isteği düşünmeden kabul eder. Koşarak annesinin yanına gelir ve:


" Senin yüreğin genç kızla birlikte olabilmem için tek yol!" der. Annesi hiç tereddütsüz yüreğini söker ve delikanlıya verir. Delikanlı büyük bir sevinçle genç kıza geri döner fakat yolda ayağı taşa takılıp düşer. İşte o anda ana yüreğinden bir ses gelir:


" CANIN ACIDI MI YAVRUM?!..."

Gazi

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi. "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi. "Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.
Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi. "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"

GELİNCİK

Uzaklarda bir köyde, çocuğu doğmadan kocası ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz.

Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...

Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Çılgına dönerek gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı.

Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesini duyar. Anne odaya yönelir...

Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür...

Einstein'in söylediği rivayet edilen bir söz var:

"İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor."

ÖNYARGININ OLMADIĞI EN GÜZEL GÜNLER SİZLERİN OLSUN!

Çocuk

ÇOCUK
Uykusunun baldan tatlı olduğu sabahlarda , melek öpüşlerle uyandırılmaz olur .. Anne bağırır : "Çabuk ol , servisi kaçıracaksın !" Baba kükrer : "Ne yatmasını biliyorsun , ne kalkmasını !"

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk . Hiç aydınlanmadan kalkar içi .. Taze bir sabah , bayat bir günün devamıdır çok zaman . Her sabah adına yuva denen , adına kreş denen o yere bırakılır . Başkalarının annesinde , kendi annesinin hasretini çeker gün boyu . Sabahın köründe "benim annem ne zaman gelecek" diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi . Akşam ne uzundur . Yuva nice gürültülü . Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde .
"Benim babam beni çok seviyor ."
"Hayır , benim babam beni daha çok seviyor ."
"Hadi oradan , beni hem babam hem annem daha çok seviyor ."

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse , sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler . En çok sevilen olmaktır tutkuları . Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar . Pazartesileri hep böyle geçer . Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır . Öteki çocuklar yeni sevgi ispatlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar . Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba ? O reklam gelir aklına . Kahrolası reklam . "Evinizi seviyorsunuz , arabanızı seviyorsunuz ... Beni sevmiyor musunuz ?"

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine . Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası . Ama olsun , arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer , babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler . Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı . Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması . Uyanamaması . En sevilen çocuk olmak yarışması , bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün , her şey ne kadar kolay olacak . Oyunu değiştirebilirdi . Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi karanlık bir kuyu olmazdı o zaman . Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne baba olduğu , çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra "beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi .

"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu ?"
"Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum ."
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu . Annesi telefonu , babası arabayı seviyordu . Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda . Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu . Nerelere gitsindi ? Annesi kapattı telefonu . Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu . Koşarak yanına gitti .
"Sana yardım edeyim mi ?" dedi , en sevimli halini takınarak . Annesi manalı manalı baktı .
"Hayırdır . Bir yaramazlık filan . Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten ."

Yorgunluk nasıl bir şeydi . Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak . Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi . Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer , ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu .
"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın . Anneannem öyle söylüyor ."
"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın . Yorgunluktan ölüyorum ." Bu kelimeden nefret ediyordu . Yorgunum . Yorgun olduğumdan . Böyle yorgun yorgunken ...
"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum . Bankada işler yetişmedi . Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım . Hadi sen oyna biraz ."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya ..."
"Eeee ...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum ."
"Ne yapayım ?"
"Bilmem ..."
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler , yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı . Işıklar söndü birden . Annesi öfkeyle söylenmeye başladı . "Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı . Çocuk sırtüstü yatıp anneannesinin köyünü düşündü . Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını . Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne . Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı . "Bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı . Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı . Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda . Otlarla kuşlarla konuştu . Sonra yorgun düştü . Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu . Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı .

Neden sonra ışıklar geldi . Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden . Kanepeye koştu . Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı . Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek . Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini . Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu . Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına ;
"İşin bitince beni sever misin anne ?" dedi .

Kadın , sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı .

Tık tık tık

TIK TIK TIK
Tık, tık, tık...

-Kim o?

-Hazırlan gidiyoruz.

-Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?

-Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.

-Gerçek ev mi? Sen! Yoksa!

-Evet. Hadi gidelim.

-Dur bir dakika.. Bir sürü yarım işim var.

-İş yarım kalmaz. Birileri tamamlar. Oyalanma artık.

-Çocuklar, onlar daha çok küçük, bari vedalaşsaydım.

-Sen olmadan da büyürler, hadi bekliyorlar.

-Bekliyorlar mı? Onlar da kim?

-Gidince görürsün.

-Anladım. Anladım ama kalbini kırıp, gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp, karşılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum. 

-Bunu zamanında düşünseydin!

-Zamanında mı? İyi de ben daha zamanım var sanıyordum.

-Hepiniz aynısınız… Zaman dediğin, içinde bulunduğun an.. Bunun  ötesi yok.

-Keşke, keşke....

-Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var.. Yerine getirmedin.. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz... Ama her an gidebiliriz.. Bir daha geldiğimde önünde umut, arkanda  pişmanlık olmasın!

Tanrı

TANRI
Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;

-'Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?'

Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.

-'Evet her şeyi Tanrı yarattı!'

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar. Profesör devam eder;

-'Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız 'Kesinlestirme' prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;

-Bir soru sorabilir miyim profesör? der. Profesör de sorabileceğini söyler.

Öğrenci ayağa kalkar ve 'Soğuk var mıdır? diye sorar. Profesör;

-'Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır ' diye yanıtlar. 'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?'
Öğrenci ; 'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder,

- Profesör, karanlık var mıdır?

Profesör ; -'Tabi ki vardır'. Öğrenci yanıtlar,

-'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yaşamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.

Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından ,ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

-'Efendim şeytan var mıdır? Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

-'Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün , her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.' der.

Öğrenci devam eder; -'Şeytan yoktur efendim.Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın Tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur.

Genç öğrencinin adı ALBERT EINSTEIN'dır.ANRI

Yoksul bir çiftçi

YOKSUL BİR ÇİFTÇİ
İskoçya’ da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Fleming’ di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

“Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” dedi.

Yoksul ve onurlu Fleming ; ”Kabul edemem!” diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

“Bu senin oğlun mu?” diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla "Evet!" dedi. Aristokrat devam etti;

“Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.”

Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?  Penisilin!

Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill’ di…

Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.

Sevgi sofrası

sevgi sofrası...

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: -Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? -Bakın göstereyim demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşıkları' denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş sofradakilere "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye bir de şart koymuş. Peki!" deyip içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan. > Bunun üzerine "Şimdi.." demiş ermiş: -Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun." denilince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte!" demiş ermiş ve eklemiş: -Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın hayat pazarında alan değil veren kazançtadır daima.