13 Ekim 2011 Perşembe

Chandler Pedro arasındaki fark

Bilgilenmek öğrenmek ya da merek edenler için Chandler, Pedro arasındaki farkı bir kaç resim çekerek görsel de olsa biraz bir şeyler verebilirsem mutlu olurum.

Soldaki pedro sağdaki Chandler, Aralarındaki irilik farkı çok az, renklerine aşşağı da değineceğim. 
Aralarında çok az irilik farkı var, iç dolgunlukları aynı, kabuk kalınlıkları aynı, fakat pedro verim bakımından çok daha fazla, tabi ben bunları sadece kendi bölgem için söyleyebiliyorum.

Şimdi ben nedir bu Chandler furyası diye düşünmeye başladım, bölgenize uyuyorsa chandler ekeceğinize pedro ekmenizi öneririm. 
Verim olarak çok daha fazla verim alırsınız, ama kalite derseniz, albeni derseniz, pazar derseniz,  o zaman chandler derim, belki de furyada bu neden gizlidir.



Soyulmuş hali ikisinin arasında iç renk farkı göremedim. 
Siyah üzerinde.



Beyaz üzerinde.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Ceviz soyma makinaları

Şimdiye kadar büyüklerimizden gördüğümüz cevizin  kav çatlaması yaptıktan sonra hasat edilmesiydi, oysaki cevizin iç olgunluğu daha kav çatlamadan olgunlaştığı tesbit tescil edilmiştir,  belki büyüklerimizde biliyordu ama soyulamadığı için hasatı kav çatlamasınından sonra yapıyorlardı,  cevizde kav çatlamasını beklemek cevizin içinin kararmasına ürünün değer ve albeni kaybetmesine, belki de içindeki bazı minarellerin yok olmasına sebebide vardır. O nedenle kav çatlamasını beklemeden cevizin hasat edilmesinde büyük yarar vardır.
Cevizi hasat edeceğiz de kav çatlaması yapmamış cevizi nasıl soyacağız soyulması imkansız, bazı girişimciler çare aramışlar.
Örneğin:
İlk şöyle bir şey denemişler



Başarılı da olmuşlar,

Daha sonraları  başka girişimciler tarafından suda daha az kalarak cevizi yeşil kabuğundan nasıl bir an önce ayırırız diye düşünmüşler, şöyle bir denemeleri olmuş.



Bu denemeler farklı kişiler tarafından farklı makineler yapılarak bir çok makine üretilmiş, bir kaç tanesini paylaşayım.












  Ben kendim bir şeyleri yapmasını uğraşmasını seviyorum, ben bunu yapabilirim yapmalıyım dedim,  çok daha ucuza mal edebilir, kendi yaptığım bir şeyden de büyük keyif alırım.
Kararımı verilmiştim ama nasıl yapabilirim, önce bir gübre dağıtma makinesinden yapılabilir diye düşündüm, daha sonra o kadar büyüğe gereksinim yok, daha küçük bana yetecek bir şey olması yeterli dedim, aklıma eski şanzumanlı çamaşır makinesi geldi, bu makinenin şanzumanını kullanarak olabilir dedim,  ilk iş bir makine bulmak, hurdacıları dolaştım iki adet buldum, birinin kazanı ve motoru sağlamdı diğerinin sadece kazanını alıp iki kazandan bir kazan yapıp gerçek makineye uygun bir tipe getirmekti niyetim öylede yaptım.



Daha sonra şanzumanın da bazı değişiklikler yapıp sistemi uygun duruma getirdim, fırçaların  zımparaların   duracağı döner tepsiyi ve soyulan kabukların alta düşmesi için gereken ızgarayı yaptım. Ortada olacak olan boruya bilyalarını ve kecesini koyarak hazırladım.



Üç ayak alarak kazana monte edip, şanzumanı ve motoru şaseye bağladım.





Bilir kişiler öyle olur böyle olur tartışmalarından sonra evet bu iş görür raporu veriyorlar. Üst su çıkışını da hazırlayıp takıyoruz.




Daha henüz bitmedi posanın cevizlerin kapukları akacağı yeri ve cevizleri alacağımız kapıyı henüz yapamadık. çok merak ediyordum(k) bir an önce çalıştırıp sonucu görmek istiyordum(k)  öylede yaptık, alttan bir delik vardı soyulan kabukların akması için şimdilik yeterliydi.


Suyu açıp motoru çalıştırıp cevizleri dolduruyoruz,


On dakika sonraki durumu




Yirmi dakika sonra


Ve sonuç



Çok ucuza bir ceviz soyma makinesi elde etmiş olduk, Diğer eksikliklerini tamamlayıp güzel bir boyadan sonra daha da güzel olacağı kesin.






Nihayet zaman bulup makinenin eksikleri olan  caviz kabuklarının posasının suyun akacağı  oluğu, soyulmuş cevizleri alabileceğimiz kapısını ve alta dökülen kabukları oluğa itecek  istenen devirde çalışacak motor  ek ilaveleri yaparak makineyi istenen duruma getirdik,  eh artık bir de boyası eksikti onuda tamamladık.



Bu  yeni yapmış olduğum makina, içi krom,  paslanmaz çürümez. 


Cevizler soyulurken



Videosunu izleyebilirsiniz


26 Eylül 2011 Pazartesi

Pancar pekmezi ve pekmezli kabak tatlısı



Geleneksel yöntemlerle üretilen pancar pekmezi, üretimin ilk aşaması pancarın hasadı işlemi ile başlamaktadır. Hasat edilen pancarlar
yıkanarak üzerindeki topraklardan arındırılır. Temizlenen pancarlar önçe soyulur daha sonra uzunlamasına ince dilimlere ayrılır.

Dilimlerin ince olması kaynatma işemini kolaylaşırmaktadır. Pancar dilimleri kazanlara doldurulur ve
üzerine kazandan kaynama esnasın da taşmayacak kadar su konulup haşlama işemine başlanır.

Haşlama en az kazanlar kaynamaya başladıktan sanra yaklaşık 3-4 saat kadar devam eder. Haşlama işleminden
sonra kazanlar çuvallara boşaltılır ve süzüntüsü yayvan kazanlara alınır.
Name:  Kaynayan su salan pancarlar cuvallara süzülmesi için dolduruluyor.jpg
Views: 3655
Size:  60.1 KB

Süzüntünün fazla olması içinpiresleme yapılır. Geri kalan posa kısmı tekrar kazanlara geri konur. Bir önceki haşlama süzme ve
presleme işlemi uygulayarak süzüntü bir önceki süzüntünün konulduğu yayvan kazana alınır.
Yayvan kazanlar istenen kıvamın oluşması için kaynatılır. Bu kaynama yaklasık 4-5 saat sürer.
Name:  Dolu olan kazan kaynaya kaynaya koyulaşarak tavanın dibinde kalıyor.jpg
Views: 4189
Size:  31.3 KB

Kaynama işleminin yeterli olduğuna kaynayan süzüntüden bir miktar tabağa alınır ve kaşıkla akışına bakılarak karar verlir.
Pancardan pekmez yapımında pekmez toprağı kullanılmaz.Yaklasık 50 kg pancardan 12-13 kg pancar pekmezi elde edilir.

Kabaklı pekmez kazanı
Name:  kabaklı pekmez tavası  daha bir saat kaynaması lazım.jpg
Views: 3450
Size:  34.6 KB

Hasat
Yıkama
Dilimleme
Posanın Kazanlara Alınması
Haslama
Süzme
Sıkma
Süzüntünün Koyulaştırılması

Pancar pekmezi ve pekmezli kabak tatlısı
Name:  Fotoğraf-0003.jpg
Views: 3481
Size:  47.6 KB

Name:  Fotoğraf-0002.jpg
Views: 3438
Size:  43.6 KB

Şimdi sizlerin ellerinizi bağlasınlar, benim ayaklarımı

Ana yüreği



Delikanlı küçük bir kasabada annesiyle mutlu bir hayat yaşamaktadır. Üstelik birbirlerinin tek varlıklarıdır. Günlerden bir gün kasabaya çok güzel bir genç kız gelir. Fakat genç kızın yüreği kendisi kadar güzel değildir. Gayet kibirli, kendini beğenmiş ve gözü yükseklerde olan bir kızdır bu.

Bizim delikanlı da genç kızın güzelliğine kapılmış ve kıza sırılsıklam aşık olmuştur. Günlerce peşinden koşmuş ama kız delikanlıya hiç yüz vermemiştir. Bu arada delikanlının annesi olayın farkına varmış varmasına da hangi güç engel olabilirmiş ki, delikanlı aşık olmuştur bir kere. Ana yüreği dayanamaz ve en sonunda delikanlıyı kıza karşı uyarır.


Ne çare, delikanlının gözü kızdan başkasını görmez. Genç ve güzel kız ise delikanlıyı iyice kendisine bağlamış, avucunun içine almıştır. Ana yüreği artık delikanlının böylesine sömürülmesine daya-namaz, son defa oğlunu karşısına alıp konuşmaya çalışır, ama boşa kürek çektiğini anlar. Delikanlı eski delikanlı değildir artık...


Ertesi gün delikanlı, yine genç kızın peşinden koşarken onu ölesiye sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Kalbi kendisi kadar güzel olmayan kız bu işe bir şart koşar:


– Annenin yüreğini bana getirirsen seninle evlenirim.


Delikanlının gözü aşktan başka hiçbir şey görmediği için, bu isteği düşünmeden kabul eder. Koşarak annesinin yanına gelir ve:


" Senin yüreğin genç kızla birlikte olabilmem için tek yol!" der. Annesi hiç tereddütsüz yüreğini söker ve delikanlıya verir. Delikanlı büyük bir sevinçle genç kıza geri döner fakat yolda ayağı taşa takılıp düşer. İşte o anda ana yüreğinden bir ses gelir:


" CANIN ACIDI MI YAVRUM?!..."

Gazi

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi. "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi. "Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.
Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi. "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"

GELİNCİK

Uzaklarda bir köyde, çocuğu doğmadan kocası ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz.

Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...

Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Çılgına dönerek gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı.

Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesini duyar. Anne odaya yönelir...

Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür...

Einstein'in söylediği rivayet edilen bir söz var:

"İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor."

ÖNYARGININ OLMADIĞI EN GÜZEL GÜNLER SİZLERİN OLSUN!

Çocuk

ÇOCUK
Uykusunun baldan tatlı olduğu sabahlarda , melek öpüşlerle uyandırılmaz olur .. Anne bağırır : "Çabuk ol , servisi kaçıracaksın !" Baba kükrer : "Ne yatmasını biliyorsun , ne kalkmasını !"

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk . Hiç aydınlanmadan kalkar içi .. Taze bir sabah , bayat bir günün devamıdır çok zaman . Her sabah adına yuva denen , adına kreş denen o yere bırakılır . Başkalarının annesinde , kendi annesinin hasretini çeker gün boyu . Sabahın köründe "benim annem ne zaman gelecek" diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi . Akşam ne uzundur . Yuva nice gürültülü . Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde .
"Benim babam beni çok seviyor ."
"Hayır , benim babam beni daha çok seviyor ."
"Hadi oradan , beni hem babam hem annem daha çok seviyor ."

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse , sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler . En çok sevilen olmaktır tutkuları . Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar . Pazartesileri hep böyle geçer . Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır . Öteki çocuklar yeni sevgi ispatlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar . Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba ? O reklam gelir aklına . Kahrolası reklam . "Evinizi seviyorsunuz , arabanızı seviyorsunuz ... Beni sevmiyor musunuz ?"

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine . Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası . Ama olsun , arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer , babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler . Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı . Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması . Uyanamaması . En sevilen çocuk olmak yarışması , bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün , her şey ne kadar kolay olacak . Oyunu değiştirebilirdi . Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi karanlık bir kuyu olmazdı o zaman . Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne baba olduğu , çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra "beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi .

"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu ?"
"Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum ."
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu . Annesi telefonu , babası arabayı seviyordu . Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda . Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu . Nerelere gitsindi ? Annesi kapattı telefonu . Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu . Koşarak yanına gitti .
"Sana yardım edeyim mi ?" dedi , en sevimli halini takınarak . Annesi manalı manalı baktı .
"Hayırdır . Bir yaramazlık filan . Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten ."

Yorgunluk nasıl bir şeydi . Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak . Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi . Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer , ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu .
"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın . Anneannem öyle söylüyor ."
"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın . Yorgunluktan ölüyorum ." Bu kelimeden nefret ediyordu . Yorgunum . Yorgun olduğumdan . Böyle yorgun yorgunken ...
"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum . Bankada işler yetişmedi . Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım . Hadi sen oyna biraz ."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya ..."
"Eeee ...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum ."
"Ne yapayım ?"
"Bilmem ..."
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler , yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı . Işıklar söndü birden . Annesi öfkeyle söylenmeye başladı . "Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı . Çocuk sırtüstü yatıp anneannesinin köyünü düşündü . Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını . Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne . Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı . "Bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı . Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı . Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda . Otlarla kuşlarla konuştu . Sonra yorgun düştü . Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu . Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı .

Neden sonra ışıklar geldi . Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden . Kanepeye koştu . Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı . Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek . Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini . Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu . Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına ;
"İşin bitince beni sever misin anne ?" dedi .

Kadın , sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı .

Tık tık tık

TIK TIK TIK
Tık, tık, tık...

-Kim o?

-Hazırlan gidiyoruz.

-Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?

-Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.

-Gerçek ev mi? Sen! Yoksa!

-Evet. Hadi gidelim.

-Dur bir dakika.. Bir sürü yarım işim var.

-İş yarım kalmaz. Birileri tamamlar. Oyalanma artık.

-Çocuklar, onlar daha çok küçük, bari vedalaşsaydım.

-Sen olmadan da büyürler, hadi bekliyorlar.

-Bekliyorlar mı? Onlar da kim?

-Gidince görürsün.

-Anladım. Anladım ama kalbini kırıp, gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp, karşılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum. 

-Bunu zamanında düşünseydin!

-Zamanında mı? İyi de ben daha zamanım var sanıyordum.

-Hepiniz aynısınız… Zaman dediğin, içinde bulunduğun an.. Bunun  ötesi yok.

-Keşke, keşke....

-Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var.. Yerine getirmedin.. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz... Ama her an gidebiliriz.. Bir daha geldiğimde önünde umut, arkanda  pişmanlık olmasın!

Tanrı

TANRI
Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;

-'Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?'

Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.

-'Evet her şeyi Tanrı yarattı!'

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar. Profesör devam eder;

-'Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız 'Kesinlestirme' prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;

-Bir soru sorabilir miyim profesör? der. Profesör de sorabileceğini söyler.

Öğrenci ayağa kalkar ve 'Soğuk var mıdır? diye sorar. Profesör;

-'Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır ' diye yanıtlar. 'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?'
Öğrenci ; 'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder,

- Profesör, karanlık var mıdır?

Profesör ; -'Tabi ki vardır'. Öğrenci yanıtlar,

-'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yaşamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.

Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından ,ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

-'Efendim şeytan var mıdır? Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

-'Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün , her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.' der.

Öğrenci devam eder; -'Şeytan yoktur efendim.Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın Tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur.

Genç öğrencinin adı ALBERT EINSTEIN'dır.ANRI

Yoksul bir çiftçi

YOKSUL BİR ÇİFTÇİ
İskoçya’ da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Fleming’ di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

“Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” dedi.

Yoksul ve onurlu Fleming ; ”Kabul edemem!” diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

“Bu senin oğlun mu?” diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla "Evet!" dedi. Aristokrat devam etti;

“Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.”

Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?  Penisilin!

Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill’ di…

Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.

Sevgi sofrası

sevgi sofrası...

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: -Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? -Bakın göstereyim demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşıkları' denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş sofradakilere "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye bir de şart koymuş. Peki!" deyip içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan. > Bunun üzerine "Şimdi.." demiş ermiş: -Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun." denilince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte!" demiş ermiş ve eklemiş: -Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın hayat pazarında alan değil veren kazançtadır daima.

Kalp

KALP            
Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kız da zaten başka bir şey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kim bilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...

Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, ellerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.

Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...

Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...

O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...

Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...

Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, ne de kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim.....

Çalışmadan tüketen toplumlar

 

ATATÜRK,  ÇALIŞMADAN TÜKETMEYE ALIŞMIŞ TOPLUMLAR, ÖNCE HAYSİYETLERİNİ, SONRA DA BAĞIMSIZLIKLARINI YİTİRİRLER...

Atatürk`ün sağlığında meşhur Duçe Mussolini,  Atatürk ölmeden Türkiye`ye birşey yapamayız. Ancak Atatürk öldükten sonra biz emellerimize kavuşabiliriz, demiş ve bu da Atatürk` e iletilmişti. Atatürk yanındakilere; Bakın, iki Atatürk vardır; Biri benim naçiz vücudumdur ve elbette toprak olup gidecektir. Ancak diğeri, Türk Milletinde yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

ETTİĞİMİZ YEMİNİMİZE SADIK KALALIM... Atatürk`ün sağlığında meşhur Duçe Mussolini;` Atatürk ölmeden Türkiye`ye birşey yapamayız. Ancak Atatürk öldükten sonra biz emellerimize kavuşabiliriz, demiş ve bu da Atatürk` e iletilmişti. Atatürk yanındakilere; `Bakın, iki Atatürk vardır; Biri benim naçiz vücudumdur ve elbette toprak olup gidecektir. Ancak diğeri, Türk Milletinde yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır -Sonsuza kadar yaşayacaktır- ` der. Bizler ise, Onu ne kadar anladık ve yaşattık? Özal` dan bahsederken Rahmetli Özal diyoruz. Ama Atatürk içimizde yaşadığı, ölmediği, için Rahmetli sözcüğünü kullanmıyoruz. (!) Görünen o ki; Atatürk`ün bedeni öldüğü gün biz ikinci Atatürk`ü de öldürmüşüz...  Atatürkçülüğü, heykel seviyesine indirgedik,  heykellerinin önünde saygı duruşu yaparak - Putlaştırarak- Atatürk ilkelerini koruduğumuzu sandık. Yakamıza rozetlerini takarak - Muskacılık yaparak- Atatürkçü olduğumuzu göstermeye -kolaycılığa- kalkıştık. Hatta bazılarımız daha da ileri giderek, Atatürk`ün heykellerinden korkup heykellerini kırmaya, resimlerini yırtmaya çalıştık. Ama asla Atatürk`ü anlamaya, Atatürk gibi olmaya çalışmadık.    İstikbal göklerdedir.  diyerek havacılığın önemini vurgulayan Atatürk`ün döneminde, uçak yapıp (1926 ) Danimarka`ya,  Polonya`ya  ihraç eden Türkiye, Atatürk`ün yapımına başlattığı ve havacılığın olmazsa olmazı, Rüzgar Tünelinin inşaatını Atatürk`ün ölümünden sonra durdurdu. Şimdi ise yüzde yüz yerli otomobil bile üretemiyor, elin aracını lisanslı olarak (Onların adına) üretip ihracaat patlaması yaptığımızdan dem vuruyoruz. (Tamamen yerli otomobil yapacak kadar teknolojimiz mi yok? Sermayemiz mi? yoksa aklımız mı?)   Mevcut hidroelektirik barajlarımızdan bedavaya elektirik üretip harcayacağımıza, %30-40`lar seviyesinde çalıştırıp, elin doğalgazına para ödeyerek Elektirik üretiyoruz.  Bu nedenle Avrupada en pahalı elektiriği biz harcıyoruz. Popülizm uğruna doğuda harcanan elektiriğin %60`ının kaçak olduğunu bile bile önlemiyor, bu farkı parasını ödeyenlerden tahsil ediyoruz.

Aşı üretim tesislerimizi kapatıp, İngiltere`den Tamiflu(Grip- Kuş gribi aşısı) ithal ediyoruz.   Ülkemizin uluslararası ilişkilerde hiçbir ağırlığı ve saygınlığı kalmadığından, Bedeviler dahi bize Vize uygulamakta ama Kıbrıs Rum Kesimine, İngiltere`ye ve AB ülkelerine gel geç demektedir. Kırmızı Çizgi` lerimiz, pembeye dahi dönüşmemiş;  başımıza geçirilen çuvalların mor izleri haline gelmiştir. Biz ise hala Kurtlar Vadisi gibi Sn. F. Altaylı` nın deyimiyle ( Sanal mastürbasyonla) idare ediyoruz. Balık hafızalı olmayalım... O Çuvallar ilk değil... Uluslararası tatbikatta MUAVENET gemimiz, tek kişi tarafından kazara ateşlenmesi ve idare edilmesi mümkün olmayan bir füze ile kimler tarafından nasıl vuruldu? Bizim tavrımız ve sonuç ne oldu? Amerikalılar madem bu kadar sakarlar; Okyanusta veya uluslararası sularda hergün karşılaştıkları halde, neden bugüne kadar kazara bir Rus veya Çin gemisini, uçağını vurmadılar?  Yurtdışında Türk olduğunuzu göğsünüzü gere gere söyleyebiliyormusunuz? Bu duruma neden geldik?   Üniversitelerimiz dünya sıralamasında bildiğim kadarıyla ilk 100`e giremiyor. 7-13 Şubat haftasının Aktüel dergisine bakın ; 5 öğretim üyesinden biri hiç kitap okumuyormuş. Allah bilir ya, beş öğretim üyesinden ikisi yabancı dil biliyor, ikisi de internet`i biliyordur. 

Osmanlı döneminde içimize işlemiş olan alçaklık kompleksi tekrar nüksettirildi ve Avrupalı üstündür, Avrupa malı kalitelidir imajı yeniden kabul ettirildi. İsteyen reklamları izlesin; `Üstün Alman Kalitesi, üstün Alman teknolojisi veya Üstün Japon teknolojisi` imgeleri sık sık tekrarlanarak hafızamıza işlendi. Onlar haklıysa? Neden bizim mallarımızın kalitesiz olduğu araştırılmadı. Kaliteli olan mallarımız için neden biz onların ülkesinde Üstün Türk Kalitesi` diye reklam yapamıyoruz?  EN HAKİKİ ÖNDER; İLİMDİR, FENDİR.` DİYEN ATATÜRK` ÜN ÜLKEYİ EMANET ETTİĞİ İNSANLARIMIZA BAKIN; Ankara` da ben (Haşa) Allah' ım diyen dolandırıcılara inanan insanlarımız, Allah diye bildiği sahtekarlara cep telefonu alıyor ve harcaması için para veriyorlar. (Allah`ın cep telefonuna, paraya ihtiyacı mı olur?) Adamlar o kadar pervasız ki, yanına peygamberler olarak (sanki Allahın kurmay heyeti) bazı arkadaşlarını da getiriyor. Tabi ki bizim has kulu(!) da donuna kadar soyuyorlar. Ne acıdır ki, dinimizi bilmediğimizden Sivas`ın bir ilçesinde şeyh olduğu iddia edilen bir bunağın cinsel organını öperek cennete gideceğini sananları da sn. Uğur Dündar ve televizyonlar sayesinde öğrendik. Vatandaşlara dinimizi doğru öğretecek personel yetiştirmesi için kurulan okullardan yetişenler ise Askeri okullara, Hukuk fakültesine ve Kamu yönetimine talip oluyorlar. Tabii saf vatandaşa da ya şeyhin şeyi kalıyor, ya da Allah` ın kendisi(!)

 Eski-yeni bürokratların, seçilmişlerin, komutanların, bakanların ve hatta başbakanların yolsuzluklardan yargılandığını ceza aldığını, yolsuzlukların, eskilerin deyimiyle vaka-yi adiyeden sayılmaya başladığını utanarak görüyoruz.  Almanyada iken haksızlığa uğrayan bir alman köylüsünün,  Berlinde hakimler var.  diyerek hakkını arayacağını, hukukun üstünlüğüne inandığını gören ve Adalet Mülkün(Devletin) temelidir  diyen Atatürk`ün ülkesinde en çok izlenen televizyon programının mafyaya özendiren bir program olması, bir suçtan yargılanan savcının (Cumhuriyet savcısı diyemiyorum) Adalete hiçbir zaman güvenmedim...  demesinden, Hukukun üstünlüğünü sağlayıp yücelteceğimize, hep birlikte batırdığımızı üzülerek görüyoruz. 

ATATÜRK,  ÇALIŞMADAN TÜKETMEYE ALIŞMIŞ TOPLUMLAR, ÖNCE HAYSİYETLERİNİ, SONRA DA BAĞIMSIZLIKLARINI YİTİRİRLER... DİYOR. Dış ve iç borcumuz gırtlağa dayandı. HAYSİYETİMİZİ YİTİRMEYE başladık. BAĞIMSIZLIĞIMIZI HENÜZ YİTİRMEDEN, lütfen bu ülkeyi sıfırdan, hatta eksilerden kurup, döneminin en onurlu devleti haline getiren atalarımızın çocukları olarak; AYNI TÜRK ULUSU olduğumuzu hatırlayalım ve Atatürk`ün çizdiği muasır medeniyet yolunda ilerleyelim. TÜRKÜM DİYEN HERKES ! LÜTFEN, GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜĞÜN NE OLDUĞUNU İYİ BİLELİM VE İLKOKULDA 5 YIL BOYUNCA HER SABAH ETTİĞİMİZ YEMİNİMİZİ HATIRLAYALIM. YEMİNİMİZE SADIK KALALIM... BELKİ İLKOKULDA İKEN HER SABAH SÖYLEDİĞİMİZ ANDIMIZIN NE OLDUĞUNU BİLMİYORDUK. AMA MUHAKKAK EZBERİNİZDEDİR... LÜTFEN ŞİMDİ, İÇİNİZDEN BİR KERE DAHA TEKRARLAYIN VE YEMİNİNİZE SADIK KALIN...
Kadınlara şaka yapmaya gelmez...

Kadının bir süreliğine iş seyahati için İngiltere'ye gitmesi gerekmektedir. Kocası eşini havaalanına kadar götürür.
 Kadın:
'- Teşekkür ederim kocacığım, senin için İngiltere'den ne getirmemi istersin?' diye sorar.
 Adam güler ve yanıtlar:
'- Bir İngiliz kızı istiyorum hayatım...'
 Kadın sessiz bir şekilde kocasından ayrılır ve yola çıkar.
 2 hafta sonra adam karısını tekrar havaalanından almaya gider ve sorar:
'- Hayatım gezin nasıldı?'
 Kadın:
-'Teşekkur ederim hayatım çok güzeldi.'
 Adam:
-'P
eki hediyem nerede?'
 Kadın:
-'Ne hediyesi?'
 Adam:
-'Hani bir İngiliz kız istemiştim ya...'
 Kadın:
-'Haa hatırladım, evet elimden geleni yaptım, şimdi biraz beklememiz lazım kız olup olmayacağını görmek için!!!'

Kalp sağlığı

Kalp sağlığımız için

Kalp Krizi ve Sıcak Su
Sadece öğünlerden sonra sıcak su içme
konusuna değil kalp krizi risklerine de değinmektedir.
Çinliler ve Japonlar yemeklerinden sonra soğuk su değil sıcak çay içerler.
Belki biz de yemekten sonra sıcak bir şeyler içme alışkanlığımızı onlardan edindik.
Eğer yemeklerden sonra soğuk şeyler içiyorsanız bu yazı size
hitap ediyor. Yemekten sonra soğuk bir şeyler içmek sizi rahatlatabilir.


Ancak tükettiğiniz soğuk su katılaşarak yağlı bir madde haline döner ve
yavaş bir şekilde sindirilir. Bu asitli tepkime bozularak bağırsakta katı
maddelerden daha hızlı bir şekilde emilir. Bir kısmı bağırsağa yapışır.
Kısa bir süre sonra tamamen yağ haline döner ve kansere yol açar.
Yemekten sonra sıcak su veya çorba içmek en iyisidir.
Kalp krizi hakkında önemli birkaç bilgi

Kalp krizi belirtisi her zaman sol kolun uyuşması değildir. Çenedeki şiddetli ağrıların da
farkında olun. İlk göğüs ağrınız kalp krizi sırasında gerçekleşmez. (Daha önce mutlaka
göğüs ağrınız olmuştur) Mide bulantısı ve şiddetli terleme de önemli kalp
krizi belirtilerindendir. Kalp krizi geçiren insanların %60 ı uyurken ölür.
Göğüsteki ağrılar sizi uykudan uyandırabilir. Lütfen dikkatli olun ve olanların farkına varın.

Bir kardiyoloji uzmanı diyor ki; Eğer bu mesajı okuyan herkes arkadaşlarına
gönderirse bir hayat kurtarır. Bu nedenle bu mesajı tüm önemsediğiniz
arkadaşlarınıza gönderin.

Gönen iğne oyaları

    İğne oyası ve kaplıcaları ile meşhur göneninimizin,  her yıl 2-6 eylül de yapılan oya festivali tüm türkiyeden olduğu gibi, dışarıdan da  ilgi almaktadır.  Hanımların  yapmış oldukları oyaları bir kaç parça ile tanıtmaya çalışayım.
                                  






            

                                                   İğne oyalı namaz baş örtüsü 




                                                            Baş örtüsü


                                                                   İğne oyalı seccade


                                                                 namaz baş örtüleri




                                                             Oyalı namaz baş örtüsü




                                                                          Tepsi örtüsü

                                                                  Oda takımı 6 parça

                                                             Masa örtüsü, sehpa örtüsü


                                                                      Masa örtüsü


                                                                     Masa örtüsü


                                                                        Oda takımı


Sehpa örtüsü (büyük)

Sehpa örtüsü (küçük)

İğne oyası ve kaplıcalarıyla meşhur gönenimizin Hasanbey köylü hanımların oya yaparken sohpetleri ve her salı günü kurulan gönen oya pazarından derlenmiş güzel görüntüler.